Ülkücü YaZıLaRı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ülkücü YaZıLaRı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2009 Perşembe

Yüregine Sağlık Sedat Reis

23 Nisan 2009 Perşembe

SeDat PeKer ile Röportaj Çok Özel

Adı MİT raporunda ülkücü diye geçiyor. Korkut Eken’in kontrgerilla faaliyetlerinde kullandığı bir kişi olarak kendisinden söz ediliyor. Basında, Çatlı’nın yerini aldığı söyleniyor.



Sedat PEKER yanında bir dizi insan ile geziyor. PEKER ayağa kalkınca herkes ayakta, O, leb demeden yanındakiler leblebi demek istediğini anlıyor.



PEKER çok genç, 28 yaşında. Kendisine “Baba” veya “Mafya” denilmesinden hiç hoşlanmıyor. Çünkü, mafya kültürünün, öz kültürüne uzak düştüğünü düşünüyor.



Herkesten farklı. Hayat felsefesi çok değişik. Hem devlete saygılı hem devletinin kurallarına uymuyor.Suçlu bulduğunu takip etmekten hatta infaz etmekten çekinmiyor. Devlete saygılı olduğunu sürekli vurgularken, “kanuna aykırı bir şey yaparsam gidip teslim oluyorum ve cezamı çekiyorum” diyor. Ahlaksızlığa tahammülü yok. Hapishanede yatarken, orada arkadaşlık kurduğu birinin, karısını fuhuşa teşvik ettiğini anlayınca, çekip onu vuruyor.Hapisten çıkmasına bir gün kala bu eylemi gerçekleştiriyor. Ve bu yüzden bir yıl daha hapiste kalıyor.Sebebini soruyoruz, “Ahlaki değerleri muhafaza için fedakarlık yaptım” cevabını veriyor.



Hapishaneye ilk defa 17 yaşındayken giriyor. Sonra farklı senelerde 7-8 kere cezaevine girip çıkmışlığı var.



Ve bu değişik dünyanın farklı kişisiyle söyleşimize başlıyoruz.



ZIRHA İHTİYACIM YOK



-Basında adınız Ülkücü diye geçiyor. Ama yaşınız çok genç. 1980 öncesini bilmeniz imkânsız.



-Ülkücü hareketle, basında söylendiğinin aksine, 1980 öncesi veya sonrası hiçbir bağım olmadı. Şahsımın yapmış olduğu veya yapacağı bütün davranışların, üyesi olmadığım bir harekete mal edilmesini uygun bulmuyorum. Ülkücü babalık ve kabadayılık başkaları için bir zırh. Benim böyle bir zırha ihtiyacım yok.



-Size, Baba mı diyebiliriz, yoksa kabadayı mı?



-Babalık kavramı İtalya mafya kültüründen Türk toplumuna geçti. Bu insanlar, para için, hiçbir kutsal kavram gözetmeksizin eylem yapan maneviyatsız insanlardır. Halbuki kabadayılık kavramı Osmanlı'dan miras aldığımız, başkalarının hakkı için fedakârlık gösterebilen nitelikteki bir insan tiplemesidir. Manevi ve kutsal değerlere önem veren insan tipidir. Bu kelimeyi kendime yakın buluyorum.



-Başkaları için ne gibi fedakârlık yapıyorsunuz?



-Aile kültürümüz, bir arkadaşımız veya bir yakınımız sıkıntılı olduğunda gerekirse maddi, gerekirse manevi olarak her türlü fedakârlığı yapmayı emreder. Lise çağında arkadaşlarımı uyuşturucuya alıştıran insanları vurup yaraladım; hayatımı, sabıkalı olarak kendi ellerimle ipotek altına aldım. Bundan sonraki tüm yaşantımda, ihtiyacı olan insanlara vakıf ve dernek aracılığı ile yardım ettim, uyuşturucu ile mücadelemiz de devam etti. İnsanın yaptığı şeyleri söylemesi pek hoş değil. Soru karşısında cevap vermek durumundayım. Yapmış olduğum olayların tümünden yargılandım. Hepsi dost ve yakınlarım içindir.



-Nasıl devam etti uyuşturucu ile mücadeleniz?



-Konuyla mücadele eden çeşitli vakıflara, derneklere yardım yaptım. Bazen, bir çocuğun hayatını kurtarmak için bence biraz şiddete başvurmak gerekebilir.



-Devletin kolluk güçleri varken, neden bu işe siz karışıyorsunuz?



-Ailemizden almış olduğumuz kültür gereğince, devleti hep kutsal gördük. Devletimizin kolluk güçlerinin çalışmaları başarılı ve önemli. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ama, eğer bazıları, insanlara uyuşturucu satıp cezasını göze alıyorsa, biz de bu insanlara uyguladığımız şiddetin cezasını göze alıp, gerekirse cezaevinde yatıp, fedakârlık yapabiliriz.



-MİT raporunda kontrgerillanın bir ferdi gibi geçiyorsunuz. Halûk Kırcı, Drej Ali ve siz... Faili meçhullerle ilginiz var mı? Zaten olsa da söyleyecek değilsiniz, herhalde...



-Hukuk devletine saygılı olduğumuzu, inandığımızı söyledim. Faili meçhullerle ilgim yok. Biz bir şey yaparsak, yaptığımızı söyleriz.



AJANLAR CİRİT ATIYOR



-Kimse kabul etmiyor bu faili meçhulleri. Peki kim yaptı size göre?



-Diğer ülkelerin istihbarat ajanları sanki staj yapar gibi, ülkemizde geziyor. Bu insanların teknik takibleri bizim istihbarat birimlerimiz tarafından nasıl yapılıyor? Afrika'da bile, başka ülkelerin ajanları yakalanırken, Türkiye'de, hiç, karşı faaliyette bulunan ajan yakalanmıyor. Komşularımız tarafından sevilmediğimiz malûm. Bu ülkelerin istihbarat çalışmaları olduğu kanaatindeyim. Bu olaylara ağırlık verilirse neticeye gidileceğine inanıyorum.



-Ama faili meçhuller, daha ziyade Kürt işadamları, PKK'ya yardım edenler arasından seçiliyordu. Bizim düşmanlarımız niçin bunları öldürsün ki?



-Bu insanlar, yolladıkları uyuşturucuyu ABD, Almanya ve İngiltere'ye veya başka ülkelere gönderiyordu. Bu ülkelere giren tonlarca eroin, yüzlerce, onbinlerce gencin ölümüyle sonuçlanıyordu. Durum itibariyle siz ne kadar inanmasanız da, onbinlerce genci feda edeceklerine, yabancı istihbarat örgütleri, 5-10 kişiyi öldürmüş olabilir.



-Topal’ın cinayetiyle ilgili bilginiz var mı?



-Fındıkzadeli Ömer diye tanınan kişiyle tanışmışlığım yok ama şahsın öldürülmediğini anlayabilmek için çok zeki olmaya gerek yok. Normal zeka yeterli. Bu insan, manavda meyve satan, bakkalda ekmek satan biri değildi. 8 senelik kısa bir mazide, başka ülkelerin devlet başkanlarıyla görüşebilecek konuma gelmiş, geçmişi parlak olmayan bir şahsiyetti. 8 sene içersinde bu insanı buraya getiren gizili güçler, sanıyorum ki gene yurtdışıyla alakalı olan güçler, en sonunda bu insanı tarih sahnesinden silmişlerdir. Bizim halkımızda yaygın bir söylem vardır. O da şu; şeytan bile canı sıkılınca veya güçlenince kendi çocuğunu yok edermiş.



-Kim güçlendirdi de sonra sildi?



-Çevreden duymuş olduğum kadarıyla, doğruluk payın yüksek olduğuna inandığım, İsrail gizli servisi Mossad adına çalışan Yahudi ortakları Ömer Lütfü Topal’la tanıştıktan sonra, bu insanı bu konuma getirmiştir. Benim, bu insanlar tarafından yok edilmiştir diye kesin bir iddiam yok. Kendisi, bir çok kişinin ölüm kararını veren bir kişidir. Tarihte ki son, hep böyle olur.



-Yahudi ortak diyorsunuz. Benim bilfiğim onun ortağı Sami Hoştan.



-Hoştan, Sheraton’la ortak. Yahudi ortaklar ise onu bu hale getiren kişilerdir.



-Ama silahta Çatlı’nın parmak izi çıktı. Çatlı MOSSAD ile irtibattamıydı?



-Ben Çatlı’nın avukatı değilim. Yanlız gıyaben kendisini sevmiyorum desem yalan söylemiş olurum. Bir samimi diyaloğumuz olmadı. Parmak izinin muamma olduğunu düşünüyorum.



-Topal cinayeti İbrahim Şahin ile ilişkilendirildi.



-Sayın İbrahim Şahin’i birkaç kez bazı toplantılarda gördüm. Samimiyetimiz yok. Ama sadece basında yazan ve halk tarafından destek bulmayan spekülasyon haberler yüzünden cezaevinde yatan bir kişi olarak görüyorum. PKK son günlerde silahlı eylem yapmıyor. Çünkü yapmasına gerek yok. Onların öldürmek istediklerini biz canlı olarak tabuta koyuyoruz.



-Devlet sizi herhangi bir işte kullandı mı?



-Devlet denen kutsal kavramın, insan kullanmasını düşünmek bile bence çok saçma. Bu devletin içerisinde görev yapan bir çok insan var. Devletin bizi kullanmaya ihtiyacı yok. Şunu özellikle belirtmek isterim, devlet kutsal kavramdır, insan kullanmaz. Suça iştirak etmez.



ELİMİ SIKARMIYDINIZ?



-Basında Korkut Eken'in sivil bağlantısı olarak geçiyorsunuz.



-Sayın Korkut Eken, aile büyüklerimin dostudur. Ben de kendisini tanırım. MİT raporu olarak geçen, bence MİT tarafından yayınlanmayan, basın tarafından yoktan var edilen raporda deniliyor ki: 'Sedat PEKER, 1983'te Almanya'da Ülkücü faaliyetlerde bulundu' 1983'te 13 yaşındaydım. Eğer bu raporu gerçekten devlet görevlileri yazdıysa, onlara verilen maaşları geri almak lâzım. Sadece 1996 senesinde, eşimin ailesi dolayısıyla Almanya'ya gittim. Almanya'ya başka bir ziyaretim söz konusu değildir.



-Bir CHP milletvekili, kontrgerilla olarak sizin isminizi telâffuz etti. Çatlı öldü, ama geride Kırcı, Peker, Ali Yasak (Drej Ali) var dedi.



-Zannediyorum, bu kelimelerin sahibi Hasan Fehmi Güneş'tir. Ben kendisinin İçişleri Bakanlığı dönemini hatırlıyorum. Ama, bahsedildiği kadarıyla biliyorum. Sizinle telefonla görüşüp, muhabirinizi çağırsam, sonra da silâhla vursam, elimi sıkar mıydınız? Kendisinin emrinde çalışan kolluk güçlerini, Filistinli eylemciler vurdu. O da, teslim olunca, gidip onları öptü. Emrindeki görevlilere ancak bu kadar sahip çıkan, devlet adamlığı felsefesi bu yönde bir insan, kendi ülkesinin bir vatandaşını, yani beni ve diğer şahısları, rencide edeceğini takdir edemez. Devlete hizmet etmiş kişilerin, temeli olmayan dayanaklarla cezaevinde yatmalarına ne denli üzülebilir ki! O yüzden söylediği kelimeler, benim için değer ve anlamı olmayan kelimelerdir.



DEĞERLERİM AĞIR BASTI



-Drej Ali ile Kadıköy’de buluşup Söylemezler’in ölüm kararını aldığınız doğru mu?



-Ali Yasak ile Kadıköy’de buluşmadığımızı, cezaevinde yatan arkadaşlarımıza öyle bir talimat vermediğimizi daha önce kamuoyuna açıkladım. Ama, benim çekindiğimden dolayı bu cevabı verdiğimi düşünen varsa kelleme talip olan herkese, bu kelleyi altın tepsi içinde sunmaya hazırım. İlgililere duyurulur. Tabii o kadar güçlü olduğunu vehmeden, o kadar cesur insan varsa, sözüm onlaradır. Ben doğru konuşurum. Çekinmem demek istiyorum.



-Söylemezler bu açıklamayı neden yaptı? Ne alıp veremediğiniz var?



-Sedat Bucak’ın yakın bir arkadaşıymışım. Ondan dolayı öldüreceğim söylendi.Bucak aşiret reisi. Bize ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum. Öyle bir düşüncesi olup olmadığından haberim yok. Varsa da gücü yeterlidir.



-Konuşmamızın başına dönelim. Uyuşturucu satıcılarına duyduğunuz nefret gençlik çağlarınızda arkadaşlarınızın bu kişiler tarafından mağdur edilmesinden kaynaklanıyor. Siz de uyuşturucu kullandınız mı?



-Ben de onlar yüzünden 8-10 ay kadar kullandım. Daha sonra, şanslıydım, manevi değerlerim ağır basması dolayısıyla uyuşturucuyu bıraktım. Ama arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Çoğu eroine başlayarak öldü. Ben de, benim milletimin törelerinde kutsal kabul edilen askerlik görevimi bu yüzden yapamadım. Daha sonra, şunu sıkça düşündüm. Gene Türk törelerine göre, arkadaşının intikamını almayan kendi şerefini kaybetmiştir düşüncesiyle, bütün uyuşturucu satıcılarını kan davalı ilân ettim. Bu dava, iki taraf bitmeden bitmez. Biz arkadaşlarımızın intikamını kısmen de olsa aldık.



Nazlı ILICAK.
29 Mart 1997
Akşam Gazetesi.

Doğu Türkistan

Türklüğün ana yurdu Doğu Türkistan, bundan tam 46 yıl önce, 13 Ekim 1949'da, hür dünyanın gözleri önünde Kızıl Çin tarafından işgal edildi. Doğu Türkistan Türkleri, 45 yıldır insanlık tarihinin en korkunç zulüm, katliam ve asimilasyonuyla karşı karşıya bulunuyor. Bugün bu korkunç İstila hareketinin 46. yıldö­nümü sebebiyle yeniden hür dünyaya seslenmek istiyorum. Doğu Türkistan'da imha ve asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin yaklaşık yarım asırdır devam eden feryadına kulak verin. Yok olma tehliksiyle karşı karşıya bulunan kardeşlerinizi unutmayın.

Zatı Alilerinizin verecekleri her [urlu maddi ve manevi destek, diktatörlerin sonunu biraz daha yakınlaştıracaktır. Azerbaycan, İdil Ural ve Balı Türkistan'ı oluşturan Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu Türk Cumhuriyetleri, yaşadıkları siyasi, ekonomik ve sosyal sıkıntılara rağmen dünya siyasi platformundaki şerefli yerlerini almak için büyük adımlar atarken, bağımsızlık hareketlerinin Doğu Türkistan'a sıçramasından son derece korkan Çinliler, Doğu Türkistan'da olağanüstü güvenlik tedbir­leri almaya devam ediyorlar.

Çin yönetimi, Batı Türkistan sınır boylarında yaşayan Doğu Türkistanlıları topraklarından koparıp ülkenin iç kesimlerine sürerken, boşalan yerlere emekli Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensuplarını yerleştiriyor. İnsanca yaşama, egemenlik ve bağımsızlık bir tarafa, Doğu Türkistan Türkleri bugün, tarih sahne­sinden silinmemek için Ölüm kalım savaşı vermektedirler. Özellikle Çinliler'in, Doğu Türkistan Türkleri'ne karşı yürüttüğü nüfus, ekonomik, eğitim, karışık evlenme, mecburi doğum kontrolü ve atom deneme politikası, Doğu Türkistan Türkleri'nin benli­ğini ciddi şekilde tehdit etmeye başlamıştır,

1949 yılından önce 300 bin olan Doğu Türkistan'daki Çin nüfusu, Çin resmi kaynaklarına göre bugün 6 milyonu geçmiştir. Çinliler'in hedefi, uzun vadede Doğu Türkistan'a 100 milyon Çinli yerleştirmek ve kalabalık Çin nüfusu içinde Türkleri eritmektir.Doğu Türkistan Türkleri'nin yüzde 85'i çiftçidir. Çinliler'in 1981 yılından beri uygulamaya koydukları toprağı kiralama yönetimi Türk çiftçilerine hiçbir yarar sağlamamıştır. Devlete olan kira borcunu Ödeyemeyen yüz binlerce kişi toprağını iade etmeye başlamıştır. Önemli makamlarda oturanların tamamının Çinli olmasının yanında, ülkede bulunan işyerlerinin yüzde 90'ı yine Çinliler'e aittir. Bu yüzden Türkler arasında işsizlik oranı Çinliler'e oranla çok yüksektir.

Doğu Türkistan uranyum, platin, altın, gümüş, kömür ve petrol gibi yeraltı kaynaklarıyla çok zengin bir ülkedir. Doğu Türkistan'ın Tarım Havzası'ndaki petrol yataklarında yapılan araştırmalarda petrol rezervleri 20 milyar ton, doğalgaz rezervleri ise 30 milyar metreküp olarak hesaplanmıştır. Halen Doğu Türkistan'da yılda 7 milyon ton petrol üretilmektedir. Ne var ki, bu zenginliğine rağmen, Doğu Türkistan'da kişi başına düşen yıllık milli gelir fakirlik sınırının altında olup, 45-50 dolardır.

Günümüzde Doğu Türkistan'da okuma yazma bilmeyenlerin oram yüzde 60 dolayındadır. Yükseköğretim kurumlarındaki derslerin yüzde 75'i Çince olduğu için, yüksekokula gitmek isteyen Türk çocuklarının mutlaka çok iyi Çince bilmesi gerekmektedir. Nitekim, Türkçe eğitim yapan okullardan mezun olup, yüksekokullara kayıt olmak isteyen Türk öğrencilerin yüzde 97'si, Çince'si iyi olmadığı için giriş imtihanlarım kazanamamakta. Çince eğitim yapan okullardan mezun olan Türk talebeleri ise kendi anadilini konuşmamakta, meramını anlatamadığı için devamlı olarak Çince kelimelere başvurmakta ve geleneklerini unutmaktadır. Bugün gerçekte 35 milyona varan Doğu Türkistan Türkleri'nin nüfusu, Çin resmi kaynaklarında kasıtlı olarak 7,5 milyon gösterilmektedir. Doğu Türkistan'da yapılan bütün neşriyatın sadece yüzde 16'sı Türkçe'dir ve milli konularda yazılar yazmak da. ağır cezalarla yasaklanmıştır.

Türkleri eritmek için eski bir Çin yöntemi olan evlendirme yöntemine de başvuran yönetim, Çinlilerle Türkler arasında yapılacak olan evlenmeleri teşvik etmek için her türlü yola başvurmaktadır. Çinli bir kızla evlenen Türk erkeğine 500 dolar para yardımı yapılmakta, doğan çocuklar Çinli gibi yetiş­tirilmekte, Çin kayıtlarına Çinli olarak geçmektedir. Boşanmak İsteyen bir Türk erkeği ise Çinli karısına 2 bin dolar ödemek zorundadır ve bir Türk'ün bu parayı biriktirmesi imkansızdır. Çin yönetimi, bir taraftan da Doğu Türkistan Türkleri'ni eritebilmek için Çin anayasasına aykırı olmasına rağmen mecburi doğum kontrolü uygulamaktadır.

Çinliler, atom denemelerini Doğu Türkistan'ın Lop Nor bölgesinde yapmaktadırlar. 1964 yılından günümüze kadar bu bölgede toplam 40 atom denemesi yapılmıştır. Bu denemelerden sonra çevreye yayılan radyoaktif maddeler Doğu Türkistan'da 210 bin insanın ölümüne yol açmıştır. Halen Doğu Türkistan nüfusunun yüzde 10'u karaciğer, akciğer ve cilt kanseri gibi hastalıklardan muzdariptir. Sakat doğan çocukların sayısı ise tam olarak bilinememektedir. Bu hastalıkların tedavi edileceği doğru dürüst bir hastane yoktur. Yine mevcut derme çatma hastanelerdeki doktorların hepsi Çinli'dir ve Türklerle alakadar olmamaktadırlar. Bu sebeple hastaneye kaldırılan Türklerin yüzde 701 gerekli tedaviyi göremeden hayatını kaybetmektedir. Çinli­lerin, Doğu Türkistan Türkleri'ne karşı yürüttüğü bu insanlık dışı siyaset, Amnesty International, Asia Watch (Asyayı Gözetleme), Society For Threattened Peoples (Yok olma Tehlikesi Altındaki Milletler Derneği) gibi uluslararası kuruluşlar ve Avustralya, İngiltere ve ABD Kongresi insan hakları komisyon­ları tarafından yayınlanan raporlarla da sabittir. Öte yandan bugün Çin, büyük bir çıkmaz içerisinde bulunmaktadır.

Çin Komünist Partisi'nin resmi yayın organı Rinmin Ribao Gazetesi 22 Mayıs 1994 tarihli sayısında yayınladığı geniş bir makalede, şu anda Çin'de hayatın tam anlamıyla felç olduğunu, orduda disiplinsizliğin hüküm sürdüğünü ve eyaletlerdeki yönetimin tamamen kontrolden çıktığını belirterek, merkezi hükümetin gerekli önlemleri almaması du­rumunda ülkenin kaosa sürüklenebileceğim belirtmektedir. Pekin Bilimler Akademisi'nin geçen yıl hazırladığı bir raporda da Çin'in ivedi olarak ABD örneği bir federatif sisteme geçmesi gerektiği belirtiliyor. Çin'de 3-4 Ağustos 1989 tarihinde yaşanan kanlı olaylardan sonra ülke dışına kaçmak zorunda kalan bilim adamları, ABD'de demokratik Çin dev­leti anayasasının taslağını kaleme aldılar. Geçen Ocak ayında hazırlanan bu taslakta Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan'a, içişlerinde tamamen hür olmak üzere "özerk devlet" statüsü tanınıyor. Bu durum, şimdiye kadar sözkonusu üç ülkeyi Çin'in ayrılmaz bir parçası olarak kabul ede gelen Çinliler'in düşünme tarzında büyük aşama olarak görülüyor.

Gelecekte Doğu Türkistan'da patlak verecek olan bir top yekûn ayaklanma, bütün Çin'e sıçrayacak ve böylece Asya kıtasında büyük bir istikrarsızlık doğacaktır. Bu istikrarsızlıktan en çok etkilenecek olan devletlerin başında ebetteki bağımsızlığına yeni kavuşan Batı Türkistan olacaktır. Bu duruma seyirci kalamayacağı için bu girdabın içine Türklük Alemi'nin anası Türkiye'miz de çekilebilir. Nitekim bir milyar 200 milyon nüfuslu Çin'de patlak verecek kanlı olayların sadece ülkede kalacağını düşün­mek mümkün değildir. Bu sebeple geleceği iyi görebilen ülkeler, bugünden, demokrasiye geçilmesi ve azınlıkların haklarının tanınması hususlarında Çin yönetimine baskılar yapmaya başladılar.

Türk Dünyası'nın en güçlü olanı Türkiye yeni kurulan Türk Cumhuriyetleri ile olan İliş­kilerini yeterince tesis edememiş, genç cumhuriyetlerde yaşanan olaylara karşı lüzumlu ilgiyi gösterememiştir. Bu ilginin gösterilmesinin en büyük sebebi eski SSCB ve ÇİN hükümetlerini tepkilerini almamak olmuşsa da, her iki ülkede Tür­kiye aleyhine ellerinden geleni yapmışlardır. Doğu Türkistan Türkleri bugün ya sessizce eriyip tarih sahnesinden silinme veya topyekûn ayaklanıp kahramanca ölme gibi bir tercih ile karşı karşıya bırakılmışlardır.

Biz, Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur diyoruz. O halde ilk aşamada Türk'ün Türk'e olan dostluğunu, hissiyatlarını ve hamiliğini daha da güç­lendirecek çalışmalar yapılmalıdır. İkinci aşamada, Türkiye'miz başta olmak üzere bağımsız Türk Cumhuriyetleri, yabancı yönetim altında yaşamakta olan Türkler konusunda ortak bir strateji belirlemelidir. Son olarak ise Türkiye'miz ile bağımsız Türk Cumhuriyetleri, Çin, İç Moğolistan, Tibet ve Doğu Türkistan'daki mevcut gerginliği yumuşatabilmek için pek çok ülke tarafından başlatılan kampanyaya aktif katılma yollarını aramalıdırlar. Aksi halde Türkiye'miz başta olmak üzere bağımsız Türk Cumhuriyetleri bu vebalin altından kalkamazlar.

İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal!...

İsa Yusuf Alptekin

* Bu yazı İsa Yusuf Alptekin'in vefatından önce yazdığı ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmayan yazısıdır.

Ülkücülügün Kızıl Elması

Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir.

Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

Buradan İran'da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan'da bulunan Kızılelma'yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma'nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir. Türkler, inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan'ın ; "Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum" sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan'ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir.

Oğuz Kağan'ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz'un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı'nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

"Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran"

Turdı Han'ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur'a gönderdiği mektupta geçen ; "Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı..." ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han'ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; "Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı'ya benzer Melemir Han..." ifadesi Türk milletinin İslâmiyet'ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet'ten önce kahramanlara verilen alp'lik unvanı, İslâmiyet'ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. "Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır.

Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım" mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed'in ; "Horasan'da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horsan'dan Büyük Dervazat'a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır " mealindeki hadis ile "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız" mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.

Türkler, gerek İslâmiyet'ten önceki GökTanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, islâmiyet'i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir.

İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma'nın manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü , M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir. Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastahaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir. Madde ile ruh, mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık , Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.

Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma'ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelmaya yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han'dan Alparslan Türkeş'e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar, altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar.

Bunlardan ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han'ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması'dır. Tarihçiler Çin'in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir. Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz'dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla'nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla'nın Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur. Abdalan-ı Rum, alp eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı...Oğuz'un Anadolu'daki Korkut Atasıdır. Osman Gazi'ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve "Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum" dedirtir. Osmanlı Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır.

Osmanlının ilk Kızılelması, Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul, Osmanlının büyük Kızılelması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet'in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.

Hz.Muhammed'in; "İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir" hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul'un fethine kadar anlatılan, ancak İstanbul'un fethi ile olgunlaşan Kızılelma , Türk'ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed'in doğumunda ateş-gedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra'nın sükûtu gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelmasının düştüğünü zikretmektedir.

İstanbul'un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma'ya, St.Pierre'nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma'dır. Zira Fatih döneminde yapılan Ortanto(İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. Atilla'dan sonra Roma'yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. Bir efsane Kızılelmanın Roma'ya taşındığını anlatır ve Türk'ü Roma'ya koşturur. Efsaneye göre, kızılelma, Dağıstan'dan I.Anuşirvan tarafından İran hazinesine konulmuş, oradan da Roma'ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır. Bundan başka çeşitli mektup örnekleri, elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma'ya (Roma) davet eder. Bir başka Kızılelma ise Macaristan'dır.Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade Mirza Feth Ali Bey'in yaktığı dilde Türkçülük meş'alesi, İstanbul'dan eğitim sahasında Süleyman Paşa tarafından yakılmaya devam edilmiştir.

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi'nin İstanbul'a taşıdığı Türk birliği fikri, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonunda l898 yılında Türk-Yunan savaşının olması, Türkiye'de Türkçülük fikrinin daha sür'atli kabul görmesini sağlamıştır. dönemin aydınları, bir yandan Selanik'te Genç Kalemler hareketini başlatırken, bir yandan da İstanbul'da Türk Derneğini kuruyorlardı. 1908 yılında kurulan bu derneği, aynı gayeleri takip eden Türk Yurdu izliyordu(1911). Türk milletinin tarihini, dilini, edebiyatını, etnolojisini,sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve halletmek gayesini güden bu derneğin faaliyetleri kesintisiz olarak l933 yılına kadar devam edecektir.

Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ziya Gökalp, Tunalı Hilmi, Ağaoğlu Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük cereyanı, 1900'lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden de destek almak suretiyle olgunluk kazandı. Ziya Gökalp'in fikri birikimi, Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı. 1920 yılında kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Kızılelmanın Turan olarak şekillendiği bu dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira Turancılık üç aşamalı bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır. Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan (Türk Birliği)dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer Seyfettin, devletin yönetim şekli olarak İlhanlığı teklif eder.

Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 1920'de tamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, İkinci Dünya Savaşı'na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940'lı yıllarda iyici filizlenen bu düşünce, döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelmanın Türk milletinin manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960'lı yıllardan itibaren Kızılelma, Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktiriner bir çehresi olan Alparslan Türkeş. ..Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye Devleti idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz Işık doktirini ile güçlü ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan Türkiye Devleti'ni gerçekleştirmek gayretindedir.

Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî ve siyasî görüşün haklılığını ispat etmektedir. Millî ülkü olan Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan'ın tesisidir. Bunun birinci dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya devletleri içinde yer almaları, başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yarı bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği, Türk'ün Kızılelması olan Turan'a giden bir yol olarak görülmektedir. Ulaşılması gereken hedef, mefkûre olarak anılan Kızılelma, zaman zaman coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Engirüs, Viyana gibi beldeler olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok, Kızılelma, Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır .

Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir; "Türkler için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir."

22 Nisan 2009 Çarşamba

Ülkücü nedir önyargılı olanlar da okusun lütfen..

Islamı hayat nizamı olarak seçen, bu nizamı tavizsiz bir şekilde
yasamaya çalısandır.

Türk olmanın gururunu faziletiyle bütünleştiren, Türk-İslam Ülküsü'nü
yaşayandir.

Günü birlik siyasi menfaatleri aşarak, asırlar sonrasını görebilen
ve asırlar sonrasi için hazırlık yapan insandir.

Allah için seven, Allah için savaşan, Allah'ın rızasına koşan,
Allah nızamı için yanan, Allah için bugzeden kahramandır.

Semalarda dalga dalga yayılan ezan susmasın diyerek toprağın kara bağrına
düşen candır.

Kimi zaman Derviş Yunus, kimi zaman Yavuz, kimi zaman surlarda
üçhilalli sancak elinde Ulubatlı Hasan'dır... 'Ben' i aşarak, 'biz' diyerek
nefsini kör kuyulara, çikarmamak üzere atandır.

Dağlarıyla, taşlarıyla,ırmaklarıyla, ovalariyla ve yollarıyla
bir kara parçasını vatan yapandır.

Türklük deyince 300 milyonluk Türk Dünyasını kucaklayan, anne şevkatiyle
evlatlarını bagrına basan; kimi yerde Kıbrıs, Kırım,
Kırıiz; kimi yerde Bişkek, Bakü,Kerkük, Dogu Türkistan... velhaıl
kocaman bir vatandir.

En zor şartlarda, en buhranlı zamanlarda, en müşkül alanlarda, Türk'e yol
gösteren,akıl veren, umut olan Dede Korkut Han'dır.

Haksızlık karşısında susmaya,davasinda taviz vermeye, korkaklığı,
pişirikliği, nemelazımcılığı,lügatınden çıkarıp atandır.

Yiğidin başında KÜRŞAD, il derleyip vatan tutan ILTERIS, bilgelikte
TONYUKUK, AKSEMSEDDIN, Malazgirt Ovasinda ak kefen içerisinde
ALPARSLAN' dır.

Türk'ün töresini, Türk'ün ilini islamla yoguran,Islamla kaynaştıran,
Ahmed Yesevi Ocağında kaynayan, pişen, kavrulandır.

Bir bozkurt esaret zincirlerini kırandır.

Liderine, ocağına, fikir sistemine bağlı, tefrikaya çanak tutmayandır.

Rehberi iki cihan serveri (sav) ,kaynagı, ilhami, düsturu Kur'andan alandır..
Ülkücü budur.

21 Nisan 2009 Salı

Ağca: Beni bırakın Ladin'i getireyim

Mehmet Ali Ağca’nın, Kartal Cezaevi’nden MİT’e ve devletin üst makamlarına yazdığı mektup ve yazılarını Hürriyet ele geçirdi. Ağca, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’a yazdığı 1 Eylül 2000 tarihli mektupta, cezaevinden çıkarılmasını isterken, "Ben tek başıma Afganistan’a gider Bin Ladin’i ölü ya da diri ABD’ye teslim ederim" dedi.

Ağca’nın, İngilizce, İtalyanca ve Türkçe olarak el yazısıyla kaleme aldığı, ’Bozkurt Mehmet Ali Ağca’ olarak kendini tanımladığı ve bazılarını ’Mesih ve mehdi’ diye imzaladığı mektup ve yazıları özetle şöyle:

ÇATLI YAKIN ARKADAŞIM

Muhterem kardeşim Şenkal Atasagun. Ben Mehmet Ali Ağca’nın gerçek bir vatansever ve Türk milliyetçisi olduğumu iyi biliyorsunuz. En yakın-en iyi arkadaşım Abdullah Çatlı ile biz bu vatana-devlete az hizmet etmedik. 1979-1980 yıllarında iki kez Şam’da Ermeni terörizminin babası Türkiye düşmanı Hafız Esat’a karşı iki suikast hazırlığında başarılı olamadık. Belki devlet arşivlerinde birşey bulunmaz. Fakat kesin gerçek böyle.

LADİN’İ HEDİYE EDELİM

Muhterem Şenkal Atasagun, Amerika bize Apo’yu hediye etti. Biz de Amerika’ya Bin Ladin’i hediye edelim. Ben tek başıma Afganistan’a gider Bin Ladin örgütüne sızar ve Bin Ladin’i ölü ya da diri olarak Amerika’ya teslim ederim. 5 milyon dolarlık mükafatı da depremzede kardeşlerimize hibe ederiz. Şenkal Bey, ben terörizmden gerçekten nefret ediyorum. Bu tarihi misyonu hayatım pahasına da olsa seve seve gerçekleştiririm. Amerika’da milli kahraman olursam Türk milleti ve Türk devletine çok faydalı olur.




CIA İLE GÖRÜŞ

Şenkal Bey acil olarak Washington’a git CIA ve NSA şefleriyle bu konuyu görüş, en kısa zamanda harekete geçip bu işi bitirelim. Cezaevinde kalıp acı çekmem hiç kimseye fayda vermez. En kısa zamanda imzan olmasa da yazılı bir cevabını bekliyorum. Sevgi ve saygıyla gözlerinden öperim. (1 Eylül 2000) Ben masumum en büyük suçlu Vatikan. Ben gaspçı değilim. Ben hayatımı insanlığın onuru için en asil duyguların, en yüce ülkelerin zaferi için Vatikan ve benzeri şeytani canavarlara karşı mücadeleye adamış bir insanım. 453’te Vatikan imparator Atilla’yı bir fahişe ile durdurabildi. Tam bin yıl sonra 1453’te tarihi dersini aldı.

50 MİLYON DOLAR

Ağca-Vatikan savaşı insanlık tarihini aşan evrensel bir olaydır. Vatikan 1983’te bana tam 50 milyon dolar önerdi. Milliyetimi, maneviyatımı, ismimi satmam için. Vatikan’ın merkezinde Papa’nın vurulduğu yerde bütün dünya medyasının huzurunda Katolik olmam için Vatikan bana 50 milyon dolar, özgürlük ve kardinallik önerdi. Ve ben Tanrı’ya ihanet etmedim, insanlığın onuruna ve tarihe ihanet etmedim. Ben özgür, zengin, güçlü, prestijli olarak saraylarda yaşamayı reddettim.

AFRİKA’DA MAYMUN OLURUM

Ben Mehmet Ali Ağca, Vatikan’da Kral olmaktansa, Afrika ormanlarında maymun olmayı tercih ederim. Ey Vatikan, Ağca gafil Cem Sultan’a benzemez. Ağca, şair Tevfik Fikret’in çocuğu mu? Hayır. Ağca, Vatikan’ın katil canavar haçlılarını durduran asil Anadolu ruhunun tarihinin sembolü. Ve siz tek tanrıya inanan sevgili Hırıstiyan kardeşlerim beni destekleyin de dinsiz Vatikan’ı bir tarih müzesine dönüştürelim.

BOZKURTLAR ORDUSU

Ey dünyayı yöneten ve aldatan, zulmeden, bütün yeni firavunlar, sizin güneşiniz son kez batmak üzere. Ey Büyük Türk milleti. Zafer bizim en son kaderimizde yazılı. Ellerimde binlerce nükleer füze olmasa da zafer benim ve milletimin olacak. Yürüyeceksin ey bozkurtlar ordusu ve zafere doğru dağlar yürüyecek ardından bozkurtlarla, bozkurtlarla elde hilal kainatı. Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin. (9 Ağustos 2000)




VATİKAN ÇOCUK KAÇIRDI

20’nci yüzyılın en büyük sırlarından ve skandallarından biri olan Emanuela Orlandi ve Mirella Gregory olayı Mesih Ağca’nın özgürlüğü için gerçekleştirildi. Ey düşünenler Ağca paranoyak demeden olayları inceleyin. Haziran 1983’te Vatikan’da Başbakan, Kardinal Casaroli ve Lienchestein Prensi Hans Adams şahıslarında iki devlet arasında çok gizli bir anlaşma imzalandı. Orlandi ve Gregory adlı çocuklar Vatikan’dan diplomatik devlet araçlarıyla Lienchestein Kraliyet sarayına tutuklu olarak nakledildiler.

KOSTARİKA DAVET ETTİ

23 Ağustos 1984 Kostarika Cumhurbaşkanı ve hükümeti uluslararası bir basın toplantısında, "Mehmet Ali Ağca’yı ülkemizde misafir etmeye hazırız" Kostarika Devleti paranoyak mı yoksa Vatikan’ı mı dinledi? Fakat ben Roma’da dünyanın sonunu ilan edecektim. Onun için Kostarika’ya gitmeyi reddettim.

PAPA BİLDİĞİNİ YAP DEDİ

Ve o tarihi görüşmemizde Papa’ya şöyle dedim: ’Dünya tarihinin sonundayız. Dünyanın sonunu ilan edeceğim’ ve Papa bana ’Haklısın kardeş bildiğin gibi yap’ dedi. Ben Ağca paranoyak değilim, yoksa Vatikan benim için çocuk kaçırıp çılgınca İtalya’yı ve Avrupa’yı tehdit etmezdi.

VATİKAN’A DA TEHDİT

Ey Vatikan imparatorluğu beni dinle. İçinde Mesih Ağca, ’Bir 13 Mayıs’ta Vatikan’a dönecek’ yazılı tek bir sayfadan ibaret Fatima’nın gerçek üçüncü sırrını dünyaya ilan et. Yoksa ben aramızdaki en korkunç sırları dünyaya ilan edeceğim. (23 Ağustos 2000)

MESİH OLMASAYDIM

Ben mesih olmasaydım bu olaylar asla gerçekleşir miydi? Ben Roma’da dünyanın sonunu açıklayacağım için Kostarika’da lüks bir şatoda yaşamayı reddettim ve Allah’a itaat ettim. Nisan 1997’de Vatikan skandallarını Yehova şahitleri ve Protestan kiliselerine anlatacaktım.

PRODİ TEHDİT ETTİ

Bu durumdan haberdar edilen o zamanki İtalyan Başbakanı, bugün Avrupa Başkanı Sayın Romano Prodi, sevgilisi Bayan Marina Magistrelli vasıtasıyla ’Vatikan’ı protestanlara satarsan, Mesih de olsan senin cenazeni Türkiye’ye gönderirim’ diyerek beni açıkça ölümle tehdit etti.

Ermenistan uğruna Azerbaycan gitmesin

Obama’nın Türk tarihiyle ilgili sözlerini nezaketsizlik olarak değerlendiren Bahçeli “Sorun Türkiye değil. Ermenistan için Azerbaycan gözden çıkarılamaz” dedi

MHP Lideri Devlet Bahçeli’den, ABD Başkanı Barack Obama’nın taleplerine rest!. Obama’nın; PKK terörüyle mücadele, Heybeliada Ruhban Okulu ve Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesiyle ilgili sözlerine sert tepki gösteren Bahçeli, Ermenilerle ilişkilerde sorunun kaynağının Türkiye gibi gösterilmesinin ënezaketsizlik’ olduğunu vurguladı. “Tarihimizle ilgili yalanları kabul etmemizi istemesini reddediyoruz. Ermenistan’ı kazanmak uğruna, kardeş Azerbaycan’ı kaybetme ve gözden çıkarma tasarrufumuz olamaz” diyen Bahçeli, Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesini de şu sözlerle yorumladı: “Davos’ta şişirilen ëone minute’ balonu, NATO toplantısında bizzat Cumhurbaşkanı Gül tarafından patlatılmıştır.”

Obama’nın, ABD tarihi ile Türk tarihindeki meselelere aynı olumsuz anlamlar yüklemesine sert çıkan Bahçeli, “Bunu tarihin gerçeği ile yüzleşmekle açıklaması; hoş göremeyeceğimiz bir nezaketsizliktir... Tarihimizle ilgili iddia edilen yalanları kabul etmemizi istemesini reddettiğimizi duyurmak istiyorum” diye konuştu. Obama’nın, Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde Türkiye’den talepte bulunmasına da Bahçeli, şu tepkiyi gösterdi:

“Obama’nın sözleri nezaketsizlik”

“Kardeş Azerbaycan’ı incitecek, topraklarını geri almak için verdikleri haklı ve meşru mücadeleyi sekteye uğratacak ve onları yalnızlaştıracak yanlış yoldan bir an önce dönülmesi öncelikli beklentimizdir. Unutulmaması gereken husus şu olmalıdır: Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Ermenistan’ı, karşılık görmeden sözde kazanmak uğruna, kardeş Azerbaycan’ı kaybetme ve gözden çıkarma gibi bir tasarrufu olamaz ve asla olmamalıdır.” Danimarka Başbakanı Rassmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesi de Bahçeli’nin gündemindeydi. Türkiye’nin tartışmalar arasında Rassmussen’e onay vermesini “ucuz pazarlık” olarak niteleyen Bahçeli, “İslam’a ve peygamberine hakareti düşünce özgürlüğü olarak gören bir şahsın, bu görevini adalet ve başarıyla yapacağına dair nasıl bir kanaat hasıl olmuştur?” diye sordu. Bahçeli, “Dün Mehmetçiğe kurşun sıkanları eğiten, eğlendiren, yöneten bir ihanet kanalını hoş gören bu şahsın, şimdi Mehmetçiğe verilmiş uluslararası görevlerde yöneticiliğini yapmasını kim kabul ettirmiş ve etmiştir?” ifadelerini kullandı.

MHP Lideri, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’e tepkisini şöyle dile getirdi:

“Seçilecek isim önemli değilse, bunca gürültü ne diye ve hangi amaçla koparılmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla Davos’ta şişirilen ëone minute’ balonu, NATO toplantısında bizzat Cumhurbaşkanı Gül tarafından patlatılmıştır.”

MHP´li Erdoğan: Başbuğ´un izindeyiz

MHP İl Başkanı Ahmet Erdoğan, “Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in emanetlerine sahip çıkacağız” dedi.


Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İl Başkanı Ahmet Erdoğan, MHP’nin Kurucu Genel Başkanı merhum Alparslan Türkeş’in ortaya koyduğu Türk milliyetçiliği felsefesinin bugün her kesimce daha iyi anlaşılması gerektiğini söyledi.

Erdoğan, Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatının 12. yıldönümünde yayınladığı mesajda; “Bütün hayatını Türk milletinin huzur ve refahına, onurlu yarınlarına adamış olan merhum liderimiz Alparslan Türkeş, Türk milletinin bağrından çıkmış ve ışığıyla etrafını aydınlatabilmiş çağımızın ender rastlanır dava ve gönül adamlarından biriydi” dedi.

Erdoğan şöyle devam etti:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine en büyük manevi kaynak olan Türk milliyetçiliği felsefesini hayatında bir an olsun yere düşürmediği bayrak haline getiren merhum Başbuğumuzu bugün daha iyi anlıyor ve özlüyoruz. O, ülkemizin en büyük bunalımlı günlerinde dahi, milletimizin huzur ve refahını, barışını muhafaza için eşine az rastlanır fedakarlıklar ortaya koymuş bir liderdi. O, karşılıksız sevdiği ülkesi ve milleti için çileye talip olmuş eşine az rastlanır bir feragat timsaliydi. O sadece Anadolu’nun değil, dünya Türklüğünün lideriydi.

O, hayatını büyük Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne adayan, yaptığı hizmetlerle Türk milletinin, dünya Türklüğünün gönlünü kazanmış, mazlum milletler için de umut ışığı olmuş bir Başbuğ’du”

Erdoğan “Ülkesine, milletine sevdalı gençler yetiştirmeyi kutsal görev kabul eden Partimizin Kurucu Genel Başkanı merhum Başbuğ Alparslan Türkeş’in bugün kimliksizleştirme, Türk kimliğinin yozlaştırılması çabalarının arttığı günümüz Türkiye’sinde her kesimce daha iyi anlaşılması, hayatının örnek alınması gerekmektedir. Bu duygu ve düşüncelerle, merhum Başbuğumuzu rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhu şad olsun! Başbuğumuzun ortaya koyduğu ilke ve hedeflerin aynen takipçisi olacağımızı, taviz vermeden, bilge liderimiz ve Genel Başkanımız sayın Devlet Bahçeli’nin liderliğinde bize bıraktığı emanetlere sahip çıkacağımıza söz veriyoruz” dedi.

Erdoğan, Babacan Durak´ı kutladı

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Adana İl Başkanı Ahmet Erdoğan, Karaisalı Belediye Başkanı Babacan Durak´ı ziyaret ederek, seçimlerde gösterdikleri özverili çalışması nedeniyle teşekkür etti.

Erdoğan, ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, millete hizmet etmenin önemine işaret etti. Hizmet için makam olması gerektiğini belirten Erdoğan, ´´Bu makamı elde etmek içinde çok çalışan, emek veren ve özveri gösteren Babacan Durak´ı kutluyor ve teşekkür ediyorum. MHP´nin kırmızı çizgileri var. Bu kırmızı çizgilerimizi kabul eden tüm herkese kapımızı açtık. Bu seçimde halkımız ile entegrasyonu sağladık, ama bunu yeterli görmüyoruz´´ dedi.

Başkan Durak da halka hizmet için ellerinden gelen tüm imkanları seferber edeceklerine dikkati çekerek, ´´5 yıl önce belediyeyi borçsuz devrettim. Örneğin belediyemize ait petrol istasyonumuzu belli bir karla bıraktık. Ancak şimdi borçla aldım ve 1 litre akaryakıt bile yok. Seçimden önce 22 kişiyi işe aldılar. Maaşları bile ödeyemedik´´ diye konuştu.

Hastanelerdeki işçi kıyımında siyasi hesap mı var?

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Adana Milletvekili Yılmaz Tankut, Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile bu hastaneye bağlı Fatma Kemal Timuçin Kalp Merkezi ve Seyhan Uygulama Hastanesi´ndeki değişik birimlerde temizlik hizmeti veren özel firmaya bağlı olarak çalışan 516 işçiden 166´sının işten çıkarılmasını Meclis´e taşıdı.





MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut, tenkisata ilişkin, "Bu uygulama için aslında daha önceleri karar alındığı ancak bilinçli olarak yerel seçim sonrasına ertelendiği ihtimali ağırlık kazanmaktadır. Ayrıca işten çıkışı kararlaştırılan işçilerin tespitinde iktidar partisine yakın olmayanların tercih edildiğine yönelik iddialar oldukça ilginç ve manidar, bir o kadar da düşündürücüdür" görüşüne yer verdi.


Tankut´un cevabını istediği sorulardan bazıları şöyle:


"Bu tenkisat kararının işsizlikte Türkiye rekoru kıran Adana´da uygulamaya konulmasında büyük sosyal sıkıntı ve rahatsızlıklar meydana gelmeyecek midir?


Tenkisatın gerekçesi gerçekten ´tasarruf´ mudur? Bu karar ne zaman alınmıştır?

Eğer asıl gerekçe tasarruf ise bu karar neden seçim sonrasına bırakılmıştır?

Çıkarılacak personellerin isimlerinin tespiti nasıl ve kimler tarafından belirlenmiştir?

Tenkisat kurbanlarının tespitinde siyasi bir eğilim hesabı yapılmadığı söylenebilir mi?

İlgili hastanelerde son -5 yılda, yıllar itibari ile yıllık kaç personel çalıştırılmıştır?

Çıkışı verilen personellerin başka bir birimde değerlendirilebilme imkanları yok mudur?

Bu konuda ne gibi çalışmalar yapılacaktır?"


Tankut, Sağlık Bakanı Recep Akdağ tarafından cevaplandırılması istemiyle TBMM Başkanlığı´na verdiği soru önergesinde, "Açlık sınırı altındaki 570 liralık maaşı bile ´servet´ kabul edip alın teri ile ekmeğini kazanan bu işçilerin yaşanan ekonomik kriz sürecinde başka gidecek bir yerleri yoktur. Bize göre haksız ve adaletsiz olan, yaşanan derin ekonomik kriz ortamında Adana ve ülke gerçeği ile örtüşmeyen bu uygulamanın seçim sonrasına denk getirilmesi ise ayrıca sorgulanmakta ve soru işaretlerine neden olmaktadır" diye konuştu.

Hepimiz Ermeniyiz Dediler Duydunmu MUSTAFA KEMAL PAŞAm

Hikaye meşhurdur duymuşsunuzdur belki. Osmanlı döneminde sarayda görevli bir Ermeni Paşa maiyetindeki Türklere zulmedermiş. Herkes illallah edermiş ama kimse de bir şey yapamazmış.

Derken bir gün bu Ermeni Paşa her sabah olduğu gibi kasrın içinde atıyla gezintiye çıkmış. İşte ne olduysa ondan sonra olmuş. Aniden önüne çıkan bir köpek atı ürkütmüş ve ürken attan düşen Ermeni Paşa oracıkta ölüvermiş.

Bu olaya şahit olan devrin ünlü şairlerinden biri de şu hicvi yazıvermiş:



“Bir kelbi, bir kelp ile mahveyledi Allah
La havle vela kuvvete illa billah”

….

“Damarındaki zehirli TÜRK kanını boşaltıp, yerine asil ERMENİ kanı doldurmak” isteyen ve bunu en yüksek perdeden dile getiren Ermeni Yazar Hrant DİNK’ in öldürülmesinden hemen sonra başladı komedya.

İfade özgürlüğünden, barıştan ve sevgiden dem vuran “insan hakları havarilerimiz” cinayete kurban giden arkadaşlarının cenazesi henüz kaldırımda iken, ağızlarından salyalar saçarak “KATİL DEVLET, HESAP VERECEK” sloganlarını atmaya başlamışlardı bile.

Bu şaşırılacak bir şey değil aslında. Çünkü bu güruh için Hrant DİNK’ in düşüncelerinin ya da cansız bedeninin oracıkta yatmasının zerrece önemi yoktur. Önemli olan, bu tablodan çıkartabilecekleri maksimum siyasal rant yani “ajitasyon ve propaganda”dır.

Cinayetin, otuz iki saat içerisinde, olağanüstü bir gayretle çözülmüş olması bile bu lümpen kitle için hiç bir şey ifade etmemiş olmalı ki, cenaze töreninde de “katil devlet” diye bağırmaktan geri durmadılar.

Medya kuruluşları da o bilindik tavrı takındılar. Önce Hrant DİNK’ in, altı delik ayakkabılarından yola çıkarak olayı dramatize etmeye çalıştılar. Ama öylesine abarttılar ki; inandırıcı olmaktan çok, komik oldular.

Nedense mal varlığını yazarken, Bakırköy’ de bulunan dört katlı kitapevinden bahsetmediler.

Nedense yeni yılda Kıbrıs’ ta Merit Otel’ de ruletten kazandığı 25 bin Amerikan Dolarından bahsetmediler.

Bolu tüneline isminin verilmesini ve hatta tabutunun Türk Bayrağına sarılmasını önerenler bile oldu.

Cenazeye katılmak için ERMENİSTAN’ dan gelecek heyet, bizzat Abdullah GÜL’ ün talimatıyla VIP salonunda ağırlandılar. Meclis Başkanımız “cenazede en ön safta olmak istediğini” buğulanmış gözleriyle ifade etti..

Ve en nihayet cenazeye katılanlar “HEPİMİZ ERMENİYİZ, HEPİMİZ HRANT DİNK’ İZ” sloganlarıyla kendilerinden geçtiler.

Güler misin, ağlar mısın derler ya? Tam da öyle bir durum.

İhanetin olduğu her noktada ittifak eden bu şer odaklarının hep bir ağızdan “HEPİMİZ ERMENİYİZ” diye yırtınması aslında Cenab-ı Allah’ ın bir lütfu.

Yıllardır maskelerini indirip deşifre etmeye çalıştığımız bu hain güruh kendi ağızlarıyla söylemlerimizi teyit etmiştir. Zira biz de aynı şeyi söylüyoruz yıllardır.



EVET HEPİNİZ ERMENİSİNİZ !..

TÜRK OĞLU DÜŞMANINI TANI !..



Şairin ölümsüz dizelerinde ifadesini bulan “KEMİKTEN TASLARLA ŞARAP YERİNE TÜRK KANI İÇENLER” bunlardır…

Erzurum’ dan, Karst’ tan başlayıp Samsun’ a kadar Müslüman Türkleri camilere doldurarak cayır cayır yakan ve toplu mezarlarda yok edenler bunlardır…

Türk’ ün malına, canına, namusuna, arına göz dikenler bunlardır.

Türk’ e ait her değere, her haslete ölümüne kin duyan ve içlerindeki nefreti söküp atamayan bunlardır.

İnsan hakları, barış, demokrasi gibi süslü ve masum sözcüklerin ardına sığınarak TÜRK DEVLETİ’ nin temeline dinamit koyan bunlardır.

Kan üzerinden siyasi rant sağlamaya çalışan, Avrupalı efendilerinden bir gülücük almak için ruhunu şeytana satanlar bunlardır.

YÜREKTEN YÜCE MİLLETİM BUNLARI TANI.. UNUTMA.. UNUTTURMA…



Ve ey sizler. Bu milletin parasıyla okuyup, bu necip milletin oylarıyla ceylan derisi koltuklarda arz-ı endam eyleyen zât-ı muhteremler.

Hangi şehit cenazesinde saf tuttunuz ki; suçlu psikolojisi ile hareket edip, uzatılan mikrofonlara buğulu gözlerle “cenazede en ön safta bulunmak isterdik” demeçleri verebiliyorsunuz?

Hangi yüz ve hangi hakla ERMENİ KATİLLERİ VIP SALONLARINDA ağırlıyorsunuz ?

Öldürülen 32 diplomatımız ve geri de bıraktığı yakınları içinde aynı üzüntüyü hissediyor musunuz?

7 Ağustos 1982 tarihinde Esenboğa Havalimanı basan Ermeni katillerin katlettiği 8 kişi ve yaraladığı 72 kişiyi ne çabuk unuttunuz?

Ne çabuk unuttunuz Türk Hava Yollarının Orly Bürosuna bomba koyup 8 kişiyi öldüren katilleri?

16 Haziran 1983 yılında Kapalıçarşıyı basıp suçsuz günahsız sivil vatandaşları kurşuna dizen Ermeni katilleri ne çabuk unuttunuz?



Nedir bu aymazlık ?

Nedir bu yalakalık ?

Nedir bu gaflet ?

Nedir bu ihanet ?

….

Hainlere, gafillere, çakallara, işbirlikçilere inat, hem de tüm hücrelerimizde İNADINA HAYKIRIYORUZ.. TÜRKÜZ… TÜRK DOĞDUK, TÜRK KALACAĞIZ..



Ne diyordu ATSIZ:



SARAYLARDA SÜREMEM DAĞLARDA SÜRDÜĞÜMÜ
BİN CİHANA DEĞİŞMEM ŞU ÖKSÜZ TÜRKLÜĞÜMÜ

Ogün Samast kimdir..?

28 Haziran 1990 tarighinde İstanbul/Üsküdar'da doğdu. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ermeni asıllı Türk vatandaşı gazeteci Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast, Samsun Emniyet Müdürlüğü'nde yapılan ilk sorgusunda suçunu itiraf etti.

Hrant Dink'i milliyetçi duygularla öldürdüğü iddia edilmektedir. Hrant Dink'i öldürme sebebinin Ermeni kimliği üzerine yazdığı deneme serisinde “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesi olduğunu söylemiştir".

Lise mezunu ve işsiz olan Ogün Samast, 20 Ocak 2007 tarihinde, olaydan 36 saat sonra Samsun Otogarı'nda Trabzon'a gitmek üzereyken, jandarmalar tarafından yakalanarak gözaltına alındı.

Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada katil zanlısının olayda kullanılan silahla birlikte ele geçirildiğini söyledi.


Analar Ne Yiğitler Doğuruyor..

Atatürk bir Bozkurt'tur

Yedi Düvel Türk topraklarını dört bir taraftan işgal etmiş iken o, Türk Milletinin önüne düşmüş, yol göstermiş ve Anadoluda bir kurtuluş yürüyüşünü başlatmıştır.

Yıllar süren Kurtuluş Savaşının sonunda düşman mağlup edilmiş ve Türk Milleti yeniden bir vatan cografyasına sahip olmuştur.

Bozkurt Atatürk bu vatan cografyasında yeni bir devlet kurmuş ve adını Türkiye koymuştur.

O bir Türk milliyetçisidir.O BİR BOZKURTTUR !...

Atatürk'e hediye edilen Bozkurt heykeli.


Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin ''Bozkurt'' adlı yolcu gemisi, Fransız ''Lotus'' gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte ''Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü'', Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

Hatta küçük izcilere yavrukurt ismini bizzat kendisi taktı. Hakkında yazılan bazı kitaplarda kendisinden Bozkurt olarak bahsedildiğini biliyoruz...Bu belgelerden biri de aşağıda Ankara Ulus’ta bulunan Atatürk heykelinin kaidesindeki bozkurt başı dır.

Atatürk Zamanında basılan Bozkurt resimli para ve pullar.

Atatürk, kurduğu devletin Türk adı, Türk dili, Türk kültürü ile yaşamasını istemiştir. Bunun için Türk Milletinin sembolü olan Bozkurtu, Türk devletinin parasınave pullara bastırarak, Bozkurt adını her yerde kullanarak yeniden Türk kültürüne yerleşmesine öncülük etmiştir.

Ülkücü Militan ! ! !

Ülkücü Hareket içerisinde geçmeyen bir kelime militanlık. Sol örgütlerin ise dört elle sarıldıkları bir kavram. Çağrıştırdığı ise bombalamalar, soygunlar, vurgunlar ve kargaşa. Peki, biz neden uzak durduk bu kelimeye? Nedir militanlık? Bu militanlar ne yer, ne içer, ne yapar? Nerde yaşarlar?

Türk Dil Kurumu militan’ın üç anlamını sunar: 1. Bir düşüncenin, bir görüşün başarı kazanması için savaşan, mücadele eden kimse. 2. Bir siyasal örgütün etkin üyesi. 3. Mücadelesini zor kullanarak ve yasa dışı yollarla yapan taraftar.

Sol örgütlerin militan anlayışı ikinci anlamdan yola çıkarak varılmış bir üçüncü anlam halidir. Yani sol militan deyince aklımıza bazı siyasal partilerin fikirlerini temel alıp mücadelesini zor kullanarak ve yasa dışı yollarla yapan kişi gelir. Bunlara örnek olarak acilciler, igd gibi 80 öncesi sol militan örgütlenmeler verilebilir. Bu örgütlenmelerin temelinde yatan olgu, silahlı mücadele yoluyla –ki bu meşru devletin meşru güçlerine karşıdır- düzeni değiştirerek kendi fikirlerine göre yeni bir düzen kurmaktır. Burada kullanılacak yegâne metodun silah olduğu ön plana çıkarılır. Yazılar, belgeler, bildiriler bu yönlü fikri geliştirmek amacı ile kullanılan yardımcı araçlardır. Buradaki militanlar arasındaki asıl farklar ise silahların ne zaman patlayacağına yöneliktir. Bazı guruplar silahlı mücadeleyi en başta vermek ve propaganda safhasını saldıkları korku ve yılgınlığın ardından yürütmek fikrindedir. Böylece korkan halk kitlelerine fikirlerin daha kolay kabul ettirilebileceğini düşünürler.

Diğer sol militanlar ise silahın en son safha olduğunu savunurlar. Onlara göre yapılması gereken öncelikle kitleyi örgütlemek ve bu mücadeleye hazır hale getirmektir. Yoğrulup hamur haline getirilen kitleleri şekillendirmek daha kolay olacaktır. Burada kitleyi bu kıvama getirecek olanın da aydınlar olduğu fikri üzerinde durulur. Aydınlar ve diğer yazar-çizerler onların amaçlarına hizmet için vardır ve gönüllü veya cebren fikirlerine hizmet edeceklerdir. Bunun için de aydınların ve diğerlerinin iknası önemlidir. Bu ikna esnasında kullanılacak unsur da yine silahtır. Yani silah yeniden merkeze oturur. Bunun ardından aydınlar ve köşe başlarında bulunanlar tarafından yapılan konuşmalar ve yazılan yazılarla halka gerekli mesajlar verilir. Bunlar hazırlık safhasını oluşturmaktadır. Bu mesajlarda devletin meşru güçleri sorgulanmaya başlatılır, ardından ideolojilerine uygun sıfatlarla damgalanırlar, birçoğu halk düşmanı, emek sömürücüsü, halkların kardeşliğini istemeyen faşistler olarak nitelenir ve halk nezdinde itibar kazanılmaya çalışılır. Duruma göre bu kelimelere kerhen kabul edilen bazı terimler de eklenir. Amaç halkın içinden görünmektir.

Hazır hale gelen halk kitlelerine önce satır aralarında, daha sonra da açıkta açığa silahlı mücadelenin tek geçer yol olduğu fikri verilir. Halktan istenen iki şey vardır: Silahlı mücadeleye militan olarak etkin katılım veya militan olarak katılanlara maddi ve manevi destek. Buradaki maddi destek barınma, saklanma ve para yardımı şeklinde tezahür ederken manevi yardım da propaganda şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Velhasıl sol militanlığın her iki yapısı da başta veya sonda amaca ulaşmak için silahı tek geçer yol görür. Bunun içindir ki “devrim kanla yazılır” sözünü temel ilke edinmişlerdir.

Peki, Ülkücü militanlık nedir? Veyahut da ne olmalıdır? Kendimize sormamız ve cevaplar bulmamız lazım gelen asıl soru budur.

Yukarıda militanlığın üç anlamından bahisle sol militanların ikinci anlamı tahrif ettiğini ve üçüncü anlamı düstur edindiklerini söyledik. Ülkücü militan dendiğinde ise akla gelmesi veya ortaya çıkması gereken, birinci anlam olmalıdır. Yani Ülkücü militan, inandığı fikir için mücadele eden kişi anlamına gelmelidir. Peki, bu nasıl olacaktır?

Ülkücü bir militan evvela milli ve manevi değerlere hâkim olmalıdır. Bu değerleri yaşamak ve yaşatmak noktasında elinden gelen gayreti göstermeli ve örnek teşkil etmelidir.

Ülkücü bir militan dikkatli olmalıdır. İçinde bulunduğu durumu ve mekânı değerlendirmeli, bu mekân ve şartlarda fikirlerini nasıl kabul ettirebileceğini gözden geçirmeli ve buna göre tavır geliştirmelidir. Öyle ki Ülkücü militan bir yerden emir beklemek zorunda olan bir örgüt üyesi değil, kendi başına düşünebilen, karar alabilen, tavır koyabilen başlı başına bir teşkilattır. Yani düşünür, durumu inceler, kendi durumunu değerlendirir, tavrını koyar ve sonuca varır.

Ülkücü militan kendisine verileni ve kendisinde olanı harmanlayıp yine kendisine has bir şekilde içselleştirir. Yani her Ülkücü militan diğerinden farklı bir yapıya sahiptir. Bazısının kalemi güçlü iken bir diğeri hitabete hâkim durumdadır. Bazısının sanata yeteneği varken diğerinin edebiyat sahasında yetkinliği bulunmaktadır. Bazısı spor dallarında kendini yetiştirmiş iken, diğeri el becerisiyle bir şey yapmaktadır. Yani Ülkücü militan her iş sahasından olabilir. Burada asıl önemli olan nokta Ülkücü militanın bu sahalarda en iyiyi başarmak ve en önde olmak azim ve kararını göstermesidir. Bunun için çabalamayı, yorulmayı, çelmelere, tekmelere maruz kalmayı göze almış ve buna rağmen yılmamayı ilke edinmişse işte o Ülkücü bir militan olmuş demektir.

Ülkücü militan cebri ve hileyi değil iknayı ilke edinen şahsiyetçidir. Karşısındaki kişiyi inceler ve söyleyeceklerini onun anlayabileceği dille yeri geldiğinde sade cümlelerle, yeri geldiğinde edebi veya teknik terimlerle anlatır. Karşısındaki kişiyi bir araç gibi görmez. Bizatihi onu muhatap alıp, ona bir şey öğretmeyi amaç edinir. Onun için karşısındaki kişi yoğrulması gereken bir hamur değil pişmesi gereken bir ekmek kıvamındadır. O da kendinde olan ateş ile önce kendisini daha sonra da karşısındakini yakar. Bunu yaparken de karşısındakinden gelecek her tepkiyi dikkate alıp buna göre kendisini düzenler, her gelen soruya cevap verip karşısındakinin merakını giderir ve tavrı ile bu cevapları destekler.

Ülkücü militan fikrini akamete uğratacak tavırlardan uzak durur. Eksiklerini süratle gidermeye çalışırken, diğer yandan da bu eksikliklerin sebeplerini inceleyip topluma açılımda bunların çözümünü de sunmak gerektiğine inanır.

Ülkücü militan eleştirir, şüphe eder ve sorgular. Şüpheyi özellikle ilmi araştırmaları için temel ilke sayar. İlmi araştırmaların başarıya ulaşması için merak ve şüphe unsurunun iki ayrılmaz parça olduğuna inanır. Toplumun gelişmesi için gerekli olan bu araştırmalarda ulaştığı başarının topluma olumlu şekilde döneceğinin bilinci ile hareket eder. Bu araştırmalarında planlı olmasının getirdiği hareketle her şeyi tasnif eder. Böylece aradığı bilgilere kolayca ulaşabilir.

Ülkücü militan müzikte ve sanatta milli olanı tercih eder. Halkın bağrından çıkmış müzikleri ve sanat eserlerini birinci sıraya oturtur. Bunların tanıtımı ve geliştirilmesi için elinden geleni yapar. Bu sanat ve müzik faaliyetlerine bireysel veya toplu şekilde destek verir.

Ülkücü militan silahı devletin ilan ettiği savaş halleri ile canına kastedildiği meşru müdafaa hakları hariç eline almaz. Özellikle silahı, fikrini yaymanın ve hâkim kılmanın aracı haline getirmez. Mücadelesini yasal yollardan sürdürür ve kendisine karşı yürütülen mücadelelere aynı yoldan cevap verir. Kanunun üstünlüğüne ve yasanın koyduğu sınırlara riayet eder. Yürüdüğü yolda kanun dışılığa yer olmadığının bilinci ile her hareketini başkasına gerek bırakmadan bizatihi kendisi kontrol eder. Ülkücü militan kendi kontrol sistemini kurabilmiş, sınırlarını bilen insandır.

Ülkücü militan ülkenin içinde bulunduğu hali irdeleyip önce teşhis koyar. Ardından bu teşhisi kesinleştirmek adına gerekli çalışmaları yapar ve son adımda bir reçete sunar. Yani Ülkücü bir militan boş ve temelsiz eleştirilerle zihinleri bulandırmaz. Sunduğu bu reçetenin uygulanması için gereken yolu da çizer. Bu yolda gidilmesi için gerekli düzenlemeleri yapar ve reçetenin verdiği sonuçları aşama aşama takip eder. Reçetenin aksadığı yerlerde yeni tetkiklerle ortaya çıkan durumu inceler ve buna göre yeni çözümler sunar.

Ülkücü militan kendisinde olanı mutlak surette geliştiren, bulunduğu ortamda tavrı ile öne çıkan, emir almadan kendi fikri ile davranabilen, bu fikri temelle çözüm sunabilen ve tavır koyabilen insandır. Ülkücü militanı solcu militandan ayıran nokta da tam burasıdır. Ülkücü militan bütün duyguları ve halleri ile bir insandır ve tek başına bir teşkilattır.